25 Kasım 2011 Cuma

Olağanlık.


"Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin 'medeni durum' dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiçbir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzene erişmek o denli kolay ki..Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için değeri yok ki. Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum.

Lirik Prensesi / Tezer Özlü

17 Kasım 2011 Perşembe

čežnja

Sonbahar..Solgun bir gül zamanı..Amar orada doğdu.Ve o gün..Bombaların ve kurşunların birer kurşun asker olarak şehirleri ateşe verdiği gün, oradan ayrıldı.Mostar köprüsünde oyuncaklarını ve oyun arkadaşlarını bırakıyordu.Gözyaşlarının hiç bitmeyecek kadar çok olduğuna inanıyordu artık.Ağlamakla insanların ölmeyeceğine inanıyordu.Çocukların ölümlerine tanık olan kurşunlar ne yamandı.Ateşten gömlekler dağıtılıyordu sokaklarda..Amar şimdi İstanbul'da yaşıyor.Düşlerinde büyütüyor Bosna'yı.Hiçbir kurşun vuramıyor düşlerini.Mostar, hergün bahara taşıyor Amar'ı.Amar'da düşlerin gerçek olduğuna inanmak için Mostar Köprüsü'nü resim defterine çiziyor, camlara çiziyor, küçücük maketler yapıyor..Ama her defasında düşlerinden çığlıkla uyanıp annesine sığınıyor. ''Evimize ne zaman döneceğiz anne? '' diyor. ''Ne zaman döneceğiz? Bu evler bizim değil ki..'' Ne İstanbul, ne güvercinlerin söylediği huzurlu şarkılar avutuyor Amar'ı.Ne de annelerin sevgi dolu yürekleri..Ne de bahar, ne de yıldızlar..Amar'ın düşlerinde hala, defalarca kurşunlanan küçücük çocuklar, adamlar, evler, köprüler var.


Şubat 1994 - Mostar Köprüsü Düşleri / Yusuf Çağlar




1 Kasım 2011 Salı

Sosyoloji Ders Notlarım

Asıl canımı sıkan dinlediklerimin zihnimde yer etmeyişi. Duyduğum tüm cümlelerin yalnızca duyulan o an için anlam ifade ettiğinin, ancak üzerinden bir müddet geçtikçen sonra anlamsızlıklarının dahi bir anlama gelmediğinin idrakindeyim.Bu sebepten ötürüdür ki bu kadar dağınık zihnim.Kahvemi içtim, hala uyanık bile değilim.Çok yönlü ortamlar, dikkatimin dağılmasını geçiniz, toparlanmasına dahi müsade etmiyor.Devamlı dağınık bir oda gibi yaşamak içimde aradıklarımı bulamamama yol açıyor. Bu ise tam anlamıyla bir kargaşa.


23 Ekim 2011 Pazar

Camii notları

Allah bize yeterO ne güzel vekildir! Al-i İmran 173


Ya Rabbi! Sen mekan ve zaman mefhumlarını ''yalnızca'' bizim için yarattın. Bu sebepten ötürü sevdiklerimiz mekanlarımızı terk edince yapayalnız kalmamız ve bu yüzden araya zamanların girmesiyle yalnızlaşması insanın. 


18 Ekim 2011 Salı

Akıl hastanesi duvarları

‎"..size,nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza(garip, tuhaf aslında)beyaz bembeyaz tabiatımla'iyiyim' diyorum.yani aslında korkuyorumbütün bunlar kıyametbütün bunlar cinnetbütün bunlar cinayet demeyebir daha düzeltilemeyecek sözlersöylemeye korkuyorum.."


Birhan Keskin



13 Ekim 2011 Perşembe

Bedensel Kodlama

Hafızadan silinse de beden unutmuyor.

Tek bir cümle ile ifade edilmesi gerekirse bazı durumların, belkide bu cümle kafidir söylenemeyen sözlerin ifade edeceklerine. Bizler yaratılış itibari ile çok yönlü canlılar olarak, yaşadıklarımızı yalnızca beynimize ve ruhumuza değilde, ellerimize, dilimize, şeytan tırnaklarımıza, yara kabuklarımıza ve dökülen kirpiklerimize kaydederiz.Benzer durumlarda karşılaştığımızda resetlenen hafızamız bize hiçbir şey hatırlatmasada, ellerimize baktığımızda eski yağmurlar yağar gökten. Bulutlar hızlı hızlı akar, başın döner. Zaman mefhumun karışır ve baktığında denize görebildiğin sadece ölmüş balıklardır. Aslında olmayan balıklar.

   Sosyal hafızamızın iç organlarımızlada iç içe olduğunu göz önünde bulundurursak, artan mide asitinin bizlere birşeyler anlatmaya çalıştığını düşünmeden edemez insan.

-Ne? Nasıl? Bişey mi demek istiyorsun?
(Cevap yok)

   Dilsiz objelerle konuşmayı kestiğin günün, dili olanlarla iletişime geçebileceğin gün olduğuna inanırsın.



8 Ekim 2011 Cumartesi

İnan

   Önceleri o iki kelime, belkide üç.. bir araya getirilsin de söylensin diye dört olurdu kulaklar kocaman açılırdı.Söylerkende duyarkende ne kadar büyüktü. Sanki başlıbaşına tek bir kitaptı öylece. Başka kelimelere ihtiyaç duymadan dolardı sayfalar. Öyle çoktu yani o iki kelime, belkide üç..Hem sayfalar beyazdı, hem o cümle. Yani okunması zordu görmesini bilmeyene. Ama saftı, art niyetin a’sı yoktu içinde. Söylenirkende duyarkende kalplerde çikolata şelale olur akardı, öyle tatlıydı. Gece işittiyse kulakların dolaşırdın sabaha kadar cennet bahçelerinde, gündüz aktıysa kalbinden sevgilinin kalbine o iki kelime, belkide üç.. O’nun mutluluğu ışık saçardı gününe..Nur olurdun sevgiliye. Öncesinde ve sonrasında kurulan tüm cümleler manasız olurdu, önemsiz olurdu, hani gereksiz olurdu. Kayda değmezdi, kayda alınmazdı, kayıt altında tutulmazdı. Çünkü..Tek duyulan olurdu o iki kelime, belki üç.. 



20 Eylül 2011 Salı

Balkonda Üşüyen Kız

''Ne yazılır böyle vakitlerde insana dair

Bir orman karanlığına benziyorsa hüznü Bir orman karanlığına benziyorsa hüznü''Metin Cengiz 

    Eski günler, sadece eskimiş günlerdir daha fazla dramatize etmeye gerek yok. Ve bugünlerde, yarınların eskileri olacağından fazla bişey beklemeye gerek yok. Yani demem o ki, üzülmek yalnızım ben demekten kaynaklanmamalı.Üzülüyorsanda haklı sebeplerin olmalı. Mesela kalleşlerin kellelerini teker teker uçurduğunda ne zaman insanlıktan çıktığına üzülebilirsin. ''İçinde öfke patlamaları yaşarken gözünden akan yaşları bu güne kadar biriktirseydin eğer bir yapay tuz gölün vardı şimdiye enayi'' diyor iç ses. Kulak versem ona, gövdemi kapacak tek lokmada.Biliyorum.Baş ağrısını yalnızca kendi bedenime ızdırap yapan ben'in, başı ağrıyanlarca görmemezlikten gelinmesi onlara ait vicdani bir mesele mi yoksa iç sesimin de dediği gibi benim enayiliğim mi, işte bunu bilmiyorum.
   Ağız dolusu haykırmak istiyorum gecenin ortalık yerine. Nede olsa sağırlar duyamayacak, körler göremeyince umursamayacak. Bu böyle değil midir? Göz görmeyince, gönül katlanır. Katlanır, kağıt gibi ama. Bir kağıtsa en fazla yediye katlanır. Peki gönüllerimiz kaça katlanır? Üçe beşe katlanır, o dert değil de.. Hadi onuda geçtim, tüm katları açılsa da görünmeyecek mi kat izleri kenarlarda? Çok mu uzun tuttum lafı? Huyum kurusun, dilim kurusun, gözüm kurusun.

   Köpük köpük yayılırken içimde tarifsiz bir koyuluk, gözümü kan bürüyor.Ciddiyim ben.Ama kimse beni ciddiye almıyor.Sonra bakıpta görüyorum; ciddi, oldukça dar bir oda.Oysa ben oraya sığamayacak kadar büyüdüm içimde.Ters yüz etmek istiyorum kendimi.Belki iç organlarım, damarlarım, dokularım ve kemiklerim; tenimden, göz çukurlarımdan ve tırnaklarımdan daha güzel adapte olurlar bu harikalar diyarına.(!) Çünkü ben henüz ikili ondalıklara bile geçememişken artık unumu elemek istiyorum. Eleğimi ise duvara asmak değil, dağ evimi ısıtmak için ateşe vermek en iyisi. Çünkü şehirler yaşanacak yerler değil..



18 Eylül 2011 Pazar

Hızırla Kırk Saat - 20.

- Kapadın mı iyice taşı
- Taş kendi kendine kapandı
- O kıvılcım saçan nedir içerde
- Gözlerimizdir
- Şehir bizim ansızın yitişimize ne diyecektir
- Şehir evlerini büyütecek
Badanasını yenileyecek
Fırınlarım kapatacak yeni fırınlar açacaktır
Süt sağacak
Köpüklenecek
Şarabın kıvamında yenilikler
Devrimler yapacak
Ve bizi unutacaktır
- Bizi unutmayacaktır
Her bey değişiminde
Her üye seçiminde
Her çocuk ölümünde
Her sayfa açışta
Her kitap yaymlanışmda
Her kitap yakışında
Her sürü dönüşünde
Bizi ansıyacaktır
Her su kuruyuşunda
Her açlıkta her vebada
Her şimşek çakışında
Katedrali uğuldatan gök gürültüsünde
Mermer yaran depremde
Bizi ansıyacaktır
Her define bulunuşunda bizi unutsa da
Yeraltından her levha çıkışında
Bizi hatırlayacaktır
Gebeler bizi yalan yanlış sezerler
Doğumlarda aydınlıkça bilirler
Çocuğun çevresindeki ışık
- Ki onu yalnız anneler görürler
-O ışık bizdendir bunu bilirler
Çocuklar şubat ayında
Kara düşen kurt izinde
Bizi ansırlar
Yüreğe inen bir çivi biçiminde
- Bizi unuturlar
Senato seçimlerinde
Sofrada değil belki şölende
Biz nerdeyiz arkadaşlar düğün nerde
Biz konuğuz şölende
Ama gün olur anılmayız
Manastırda bile
..
Sezai Karakoç

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Daris'in Dünyası

   ''Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun'' Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay

   Bazen öyle anlar gelir ki, kendini bu koskoca evrende kumsaldaki o milyarlarca kum tanesinin içinden bir zerrenin işe yaramazlığı kadar faydasız hissedersin. Birşeyler yapmak istersin, birşeyler birşeyler.. O yüzyıllardır içinde yaşayıpta dışarıya adım atmaya ihtiyaç bırakmayan küçük dünyan artık gerçektende küçük bir dünya haline gelmiştir. Durup durup, tüm tanıdıklarını tanımamazlıktan gelmek istersin. Zaten dersin kendine, zaten seni tanıdığını zannedenlerin hepsi, bu zanlarından ötürü hiçbir raharsızlık duymaksızın hayatlarına öylece devam ediyorlarsa onları tanıdık saymaya ne luzum var ? Eğer ruhun ayrık otu olarak tanımlanıyorsa uzmanlarca, o zaman bittiğin yerlerde başlamak istersin. Yeni bir yaşam alanı, daha önce yürümediğim sokaklar, hiç görmediğim yüzler, tadına bakmadığım türden kahveler ve birde kedi istersin. Şehrin en yüksek yerine çıkıp, günbatımında gün ile birlikte batırmak istersin herşeyi yerin dibine. Ne de olsa kökü bende. Köklerini salamadığın için hiçbir yere, ters duran bir ağaç gibi hissedersin kendini. Anne adı ile lügata geçen organizma acele ediyorsun daha yaşın kaç desede, bütün ruhların aynı anda yaratılmış olması dedelerimizden tutun onların atalarına kadar herkesin ve şuan yeryüzünde yaşayanlarının tümünün aynı yaşta olduğunun kanıtı değil mi? Yaşanmışlıklarımızdır yaşımızı belirleyen, ne kadar yaşadığımız değil. Bu sebeple biyolojik tanımlamalarca kendimi entegre edemem hayata. Bu böyledir, kabul etmeyen?



Konuşamayanların yerine konuşulanlar

     Bizler birer yeni yetme. Hayat denilen sürünceme ise yüzyıllardır yaşanan zorunlu ve bedelli nefes alış.İnsanlar mı aslında ölesiye istenilen, arzulanan geleceği yok edendir yoksa gelecekte yaşanması gerekenleri zamansız yaşamak mı insanı bu hale düşürendir soruyorum.Sorguluyorum olanları ve bitmeyenleri.Ve diyorum ki eğer ki akıl tarlana düşmüş ise bir tohum, er yada geç filizlenecektir.Kaçısı yok.Tek çıkış var, nadasa çekilmek.Korkarım ki bizler büyüdükçe duygu namına hissedilenler, karşı taraflarca hissedilemeyen kuru boya cümlelere dönüşüyor.Ellerimize alıp o boyaları, rastgele çizdik tertemiz sayfaları.Bir yerde okudum bugün, sayfa temiz olsada defter aynı olduktan sonra neye yarar? Zarar kar meselesine dönüştürürsek eğer bu işi, ticaretten farkı kalmaz paylaşılanların. Oysa bizler yüreklerimizi koyarız yaşarken. Taşkınlık etmek midir bunun adı? İnsan ne zaman tanımlanabilir başkalarınca? Korku sarar dört bir yanı.Ellerine bulaşır önce, sonra gözlerine, en son diline yerleşir.Bir türlü diyemezsin.

    Kaybeden hatalıdır.



18 Ağustos 2011 Perşembe

Hakk Perest

 


Yumurta versek ekmek alsak mesela.. Tahtadan penceremizin önüne rengarenk saksılarda minik domatesler eksek, Gucci parfüm değil toprak koksak,fesleğen,nane.. Diplomalarımızla akşam kozda demleyeceğimiz çayın ateşini tutuştursak.Üşüsek, kağıt paralarla sobadaki çalıçırpıyı yaksak.Tv izlerken değil hamakta yıldızlara bakarken uyuyakalsak. Radyosu olan araba değil,doru atımız olsa yağmurda gezinsek sen mırıldansan bişeyler.. Mesela sevgilim, kapitalizmden çok sevseydik Allah'ı. Aşk olmaz mıydı ?




                  

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Balıkların neden gözleri şişmez?

Duyguların kusmasıdır ağlamak. Boş midenin ürünüdür bol asit
ve kahvedir kezzabı güçlendiren. Gözlerin yeni doğmuş bir bebeğin gözleri kadar şişmişse sudan,
o bebekle aynı kaderi paylaşıyorsunuz demektir. Acziyet !
Lastiği çekersen yavaştan, inceldiği yerden kopar. Bir anda. İşte böyledir ağlamak, kopar duygular içinde hızla. Zihnin bulanırsa, gözlerin yaşarır. Miden bulanırsa, gözlerin yaşarır. Duyguların kusmasıdır ağlamak.
(...)


16 Ağustos 2011 Salı

...

...
Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında
Biz kırıldık daha da kırılırız
...

Cemal Süreyya


14 Ağustos 2011 Pazar

Sen hiç kendine ağladın mı?

Artık "ağla rahatlarsın" demiyor insanlar.Çünkü hiçbir rahatlama tanımlanamıyor gözyaşlarınca.

     İşaret parmaklarımla göz bebeklerime baskı yapıyorum, biriken tuzlu su rengarenk naylon elbisemin üzerine zihnimde tahayyül edebileceğim sür'atte, hızla düşüyor.Pıt, ardından ikinci pıt..Bu sesi sevdiğimi düşünüyorum, bu ses içimden gelenin dışarıda bıraktığı izin yansımasıdır. Ha birde ağlarken aynaya bakmayı.. Nefes almaya çalışırken zorlanmamın sebebi, oksijensizlik mi yoksa gözümde büyüyen mesafelerin yakıcı gerçekliği mi? İnsan hiç kendi kurduğu cümlelere içlenir mi? İçerime içerime akıttığım bir kavanoz zehri bir dikişte içen bir susuz gibi saldırıyorum kelimelere, hepsi benden kaçarken balkondan düşüyor. Ben de şimdi kendimi dördüncü kattan zemine doğru bıraksam kolumdan tutacak olanlara inadımdan bırakın beni der miyim? Hem sonra betonla buluştuğumda dahi geçmeyen ağrılarım var benim. Uyusam da geçmeyen ağrılar. Diz kapaklarımda, kalp kapaklarımda, çene kaslarımda ve şakaklarımda. Şaka mı geliyor sana tüm bu anlattıklarım? Oysa ben seni tanıdığım günden de ciddiyim. Sivri dilimi törpülüyorum, oda yetmiyor rendeleyip limonlu suya basıyorum. Asit yakarken pörsümüş dilimi, kalbimi terbiye ediyorum acısıyla. Çünkü ben biliyorum ki, akılları kendilerine düşman olanların kalpleri sadece acıyla çarpar.



17 Temmuz 2011 Pazar

Eskicii

Sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sadıkâne belki ol âlem de serdâr olur
Yâr olur ağyâr olur serdâr olur dildâr olur.
Yavuz Sultan Selim 

  Eski alışkanlıklarım vardı benim, güzel günlerdi.İnsanın kendisini kandırması kadar rengarenk bir duygu daha tanımıyorum.Bir ses duyarsın, bir yüz görürsün, bir çikolata kabı, bir lokum tadı, bir sakız falı..Hepsi sihirli birer anahtar olurlar, zihninin kilitlediğin kapılarına uyan.Birer birer açılır odalar, her birinden zaman akar.Geçmiş zaman, gelecek zaman, hatta hiç gelmeyecek zaman.Dinlediğim şarkılar vardı mesela, beğendiğim şarkıcılar.Bazı renkleri sadece bazıları için seçmiştim, onlara baktıkça sizin renginiz bu demiştim.Maviler, pudra renkleri..Pudra gibi dağılan bir yaşam.Yaşam diyorum da, henüz daha başındayken dağılmalarımı toparlanmalara eşitleyerek kalkmaya çalışıyorum altından.Eskiden alışkın olduğum saatler vardı.Mesela aynı tabaktan yemek yediğim insanlar..Ve yürüdüğüm yollar yanımda hep biri ile.Şimdi ne yollar geri aşılır ne o birileri görüşülür oldu.Zaman dilimlerine böldüğüm kitap sayfaları vardı, altını tek tek çizdiğim cümleler..Her birine kitaplarca anlam yüklediğim kelimeler.Şimdi bakıyorumda, yüzümde kocaman bir ifadesizlikle nasıl da kolay kanarmış insan sevip sevildiğine.Adım adım bildiğin sokaklar ardından bakakalır, ben içimden söylerim ''Sen git, ardından bakarım..''

     Ya ben kelimelerle oynayacak yaşı geçtim, yada artık kelimeler benimle oynayacak kadar hain.


1 Haziran 2011 Çarşamba

İt iti değil insan insanı ısırır


Gider ayak acısını çıkartıyor Saraj benden.Yok aslında olay beni hiç bağlamasada kendimi yangının ortasında buluyorum.İnsanlar yanıyor ve ben elimde yangın tüpü ve gözümde güneş gözlükleriyle onların nasılda insanlıktan çıktıklarını izliyorum.

Zor bir gece geçirdiysen ve henüz final haftasının ortasındaysan uykular biraz uzaktır sana.Ben bugün bunu gördüm ki tarih ancak ve kesinlikle tekerrürden ibarettir.İbret değildir yaşanılanlar, çünkü bizler örnek almaktan ziyade örnek olmaya çalışırken herşeyin elimize yüzümüze yada yok hayatımıza bulaştığını anlayacak kadar olgun değilizdir.Altı üstü genciz.Ancak insan ne yaşadığına dikkat etmezse, kendisi ve çevresindeki insanların hayatlarında silinmez izler bırakacağı muhakkaktır.Çünkü insan denilen varlık çok unutkan olmakla beraber, ömründeki dönem noktalarını hiç bir zaman silemez hafızasından.Tüm olanlardan sorumlu kendimi görüyor olmam çok ironik, daha ziyade komik.Doğruların ve yanlışların başımıza bu kadar bela olabileceğini bilmiyordum ben bundan 5 yıl önce.Sanıyorum ki artık herkesin doğrusu benim yanlışım olabilirken, tek bir kişinin yanlışı bir çok kişiye fatura kesebiliyor.İnsanlar üzülürken benim elimden birşey gelmiyorsa, tek yapabileceğim elimden birşey gelmediğine onları ikna etmek olacaktır.Kaldı ki iyiliklerin bizi bulmadığı son zamanlarda, onlara nasıl olursa kötülerin olmadığını anlatabilirim? Hadi diyelim herşeyden caysam, varlık benden caymaz hasbam..Ne yapmalıyım bilemedim..Varlıklarının ayrı ayrı değerli olduğunu anladıktan sonra herkes, bence tüm kaos çözülecektir.Evet ben diyorum ki : '' İnsanlar yalnızca sonuçlara göre yargıda bulunuyorlar, ya o sonuca gelene kadar ki sürece ne demeli? Hayır bunu yapmayın sizler! İnsanlar birbirlerini yememeli..Kastım şu ki, eğer birine hakkını helal etmeyeceksen bu onu inandığımız sonsuzluğun başlangıcında bir daha göreceksin demektir.Peki bunu gerçekten istiyor musun? Biliyorum, duyguların beynine baskı yapıyor şuanda, şş biliyorum kalbinde biraz tuhaf çarpıyor şuanda..Ama bir dursan, bir dinlesen..Hak ver demiyorum sana sadece anlasan.'' 

Ben elimden geleni yaptım..Gerisi Allah'ın taktiri.Bakmayın genç olduğuma, bilirim ki O ne dilediyse eğer vardır altında yatan hikmetler.Akan gözyaşlarının ve edilen bedduaların bir bedeli olacaktır, umulur ki yaşananlar bedellerden ağır değildir.Ve biz biliriz ki Allah kuluna kaldıramayacağından fazlasını yüklemez..

29 Mayıs 2011 Pazar

Öğrenilmiş Çaresizlik


Bazen tüm duygularımı öldürüp kalbimin yerine derme çatma bir su pompası koymak istiyorum.Bu günlerde yine elim kolum kaşınmaya başladı,  bu iyiye alamet değil.Mantıktan ibaret bir ibret olsam, sonra kendi mantıksızlığımda boğulsam, ayıp eder miyim? Ama bu böyledir Corç.Sorma işte nasıl diye, insan gördüğüyle değil yaşadığıyla ikna olur herşeye.Benim anlatacaklarım sana ve diğerlerine silinebilir kurşun kalemden başkası değildir.Öyleki onlar benim içimi kapkara karaladılar, silgiyi Mayk attı denize.Bilirsin o çok haylazdı çocukkende.Hoş ben hala büyümedim, böyle biraz çocuk kaldım.


(...)


Kafamı karıştırmamalısın, zira şuan olabileceğimden de fazla sakinim.Bir insanın sukuneti neye bedeldir bilir misin? Hiç susmayı denemediysen, bilmeni bekleyemem.Susarken artık içimde hiçbişeyde büyümüyor.Ne..ne dedin Corç?

-‘’Yaşasın! ben büyüyosun artık.’’
Tamam artık, bu güzel kenti yüreğimde uyutup, uykularımı uykusuzlara armağan ediyorum.Ben uyumasamda olur.


8 Mayıs 2011 Pazar

Tıss.

Hepsi iç içe, birden çok yüzden az idiler.İri gövdeleri, bana gülen gözleri vardı hepsinin.Dilleri üzerinde adım yazılı, kanım için.Ayağımın altından aktı geçti bir kaçı.Dokunmayanı bin yıl yaşasın demem, demedim.Yolumun üzeri temizdi, kalbim kadar.Birden rüyam delindi,Rüyam delirdi.

6 Mayıs 2011 Cuma

Dönen şu dünya sanki taş ve biz içinde çorbalık.

Uyku arasında aralanan gözlerle baktığın dünyanın hala döndüğünü görünce en okkalısından sövesi geliyor insanın şu metabolizma denilen zıkkıma.Derdinin ne olduğunu hala anlayamadığım bünyemin beni böyle yarı yolda bırakmasına höyküresiye ağlayarak karşılık vermek istiyorum.Hayır, kibar olmayacağım, hiçte sırası değil..Beynim kazandibi kıvamında.Sanki tabağın içinde hafifçe sarsıldığında, tabanı sabit lakin gövdesi sallanan hacıyatmaz gibi sallanıyor.Elime bir katana alarak,  boynumun aşağısını yukarısından tek hamlede ayırıp, kellemi koltuk altıma almak istiyorum.

Umulur ki, felah buluruz.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Mut

İnsan olduğu yerden kaçıp uzaklara sığınmaya çalışırken neleri kaybettiğini fark edebilecek kadar olgunsa eğer kaybettikleri aslında kazandıklarına eş değerdir. Teşekkür ederim beni ben yapanlara, benden çaldıklarıyla mutlular mı merak ederim?Ben artık nefes almaya başladım, kafama dayadığınız silah nihayet verdi baharı bana.Açık yaralarımın tuzu kurudu ve siz eğer mutluysanız, korkun biteceği gün yakındır!


dinle.